Hüsrân yine bî-çârenin âmâlini sardı,
Âtîsi nigahında karardıkça karardı.
Balkan’daki yangın daha kül bağlamamışken,
Bir başka cehennem çıkıversin… Bu ne erken!
İlk defa 1917 yılında yayımlanmış olan Hatıralar kitabında karşımıza ilk olarak “Hakkın Sesleri’nde” olduğu gibi ayet veya hadislerle desteklenmiş, halkı birlik olmaya, acılar karşısında yılmamaya ve şiirlerin içlerinden birisinin başlığından da anlayacağımız üzere halkı uyanmaya çağıran 7 tane şiir çıkıyor. Bu şiirlerden yalnızca biri, başlığı “Uyan” olan şiir, bir ayet veya hadis ile desteklenmemiştir. Şiirlerin teması; Birinci Dünya Savaşı’nda ezilen halkı motive etmek, halkta birlik olma duygusunu yeniden uyandırmak ve toplumun yaşadığı felaketler sonrası Allah’a yakarışta bulunmaktır. Zaten Balkan Harbi’nden mağlubiyetle dönen, verdikleri kayıplar yüzünden yaraları henüz taze olan halk, bunların üstüne bir de Birinci Dünya Savaşı’na girince ne yapacağını şaşırır ve büyük bir umutsuzluğa kapılır. Halkın düştüğü umutsuzluk batağını fark eden Mehmet Akif, halkın o zamanlardaki durumunu şöyle tarif eder:
Hüsrân yine bî-çârenin âmâlini sardı,
Âtîsi nigahında karardıkça karardı.
Balkan’daki yangın daha kül bağlamamışken,
Bir başka cehennem çıkıversin... Bu ne erken!
Bu arada şu konuya da değmek isterim ki; Safahat’ın 5. kitabı olan bu kitapta Mehmet Akif, Birinci Dünya Savaşı’ndaki halkın sorunlarını tespit etmiştir. Tespit etmiş olduğu bu sorunların çözümünü ise Safahat’ın 6. kitabı olan Asım’da ideal gençlik hayalini anlatarak yapmıştır.
Mehmet Akif Ersoy’un kitapta pek çok kez bahsetmiş olduğu halkın sorunlarından bu kez de ele aldığı konu, toplum ahlakının yozlaşmasıdır. Mehmet Akif toplum ahlakına çok önem vermektedir, çünkü kendisinin de bu kitapta dediği gibi: “Kendi ahlakıyla bir millet ölür, yahut yaşar.” Buradan da anlayacağımız üzere Mehmet Akif’e göre ahlak, bir milleti ayakta tutan en temel ve en önemli unsurlardandır. Mehmet Akif’in ahlaka bu kadar önem vermesinin bir diğer sebebi de dindar olmasıdır. Mehmet Akif, dinine bağlı hakiki bir Müslümandı. İslam dininin de Müslümanlara ahlaklı olmayı emretmesinden dolayı Mehmet Akif, ahlaka ayrı bir önem verirdi. Mehmet Akif, kendi ahlak kültüründen uzaklaşmış bir toplumun ezilmesinin kaçınılmaz olduğu kanaatindeydi. Mehmet Akif; düşman karşısında ezilmekten, çiğnenmekten ve zulme uğramaktan kurtulmanın tek yolunun ahlakımızı, imanımızı kuvvetlendirerek yükseltmek olduğunu savunur ve bunu da şiirlerinde bizlere şu şekilde yansıtır:
Bir halâs imkânı var: Ahlakımız yükselmeli
Yoksa pek korkunç olur katmerleşip hüsranımız
Çünkü hem dünya gider hem din, eğer yapmazsanız.
Mehmet Akif bu dizeleriyle o zamanki topluma, yozlaşmış olan ahlaklarını düzeltmedikleri takdirde düşmanın azabından onların da paylarını alacakları konusunda onları uyarıyordu.
Mehmet Akif Ersoy’un hayatının son yıllarını geçirdiği Kahire’nin, altı yüz kilometre kadar güneyinde, Nil’in Doğu kıyısına düşen bir yerdir El-Uksur. El-Uksur şiiri, Mehmet Akif’in çoğunlukla Mısır ve Kahire’yi tasvir ettiği, güzelliklerinden bahsedip övdüğü bir şiir olsa da bunların yanı sıra Mısır’dayken asıl memleketine duyduğu özlemden de bahseder. Mehmet Akif Mısır’a gittiğinde hiç umduğu gibi bir yerle karşılaşmamış ve hatta kendisinin de dediği gibi hayal kırıklığına uğraştır. Mehmet Akif Mısır’dayken asıl vatanına duyduğu özlemi ve yaşadığı hayal kırıklığını şu dizeleriyle anlatır bizlere:
Vatan-cüda gibiyim ceddimin diyarında!
(...)
Görür müyüm diye karşımda Müslüman yurdu,
Bütün diyarını gezdim, ayaklarım durdu...
Yabancı sesleri geldikçe geçtiğim yollardan,
Hep hayal kırıklığı taştı inleyen ruhumdan!
Bazı araştırmacılar Mehmet Akif’in bu şiiri Mısır’da yazmamış olduğu kanaatindedir. Şairin belki bazı mısraları yazmış, notlar almış olabileceğini, fakat şiirin tamamlandığı yerin İstanbul olduğunu söylerler. Şiir İstanbul’da tamamlanmış olsa bile şiirin içeriğinde çoğunlukla Mehmet Akif’in yaşadığı bölge olan El-Uksur’dan bahsedildiğinden dolayı şiir bu adı almıştır.
Hatıralar kitabının en uzun şiiri olan ve bir bakıma da kitaba ismini veren Berlin Hatıraları şiiri tam 698 mısradan oluşmaktadır ve bu yönüyle kitabın neredeyse yarısından çoğunu kapsar. 1914 yılının sonlarına doğru Osmanlı Devleti, o zamanlarda var olan Birinci Dünya Savaşı’nda başlarda silahsız tarafsızlık siyasetini takip etse de zamanla kendini Almanya ile imzaladığı ittifak antlaşması ile savaşın içerisinde bulur. Osmanlı Devleti, Almanya’nın müttefiki olarak Rusya, Fransa ve İngiltere’ye karşı savaşmıştır. Bu savaşta Fransa ve İngiltere sömürgelerindeki Müslüman insanları Almanlara karşı cepheye sürmüştür. Rusya da aynı şekilde otoritesi altındaki Tatar ve Türkmenleri öne sürmüştür. Savaş esnasında Almanların eline bir sürü Müslüman esir düşmüştür. Almanya bu esir düşen askerleri Almanya’nın Berlin kentinin yakınlarında bulunan Hilal adlı bir kampta toplamıştır. Ayrıca Almanya Müslüman esirlerin namaz kılabilmeleri için ahşap bir cami yapmış ve onların bilgilendirilmesi için de “Cihad” adlı bir dergi çıkartmıştır.
Buradaki Müslümanları bilinçlendirmek, nasıl bir durumda olduklarını yerinde öğrenmek ve ülkeye haber vermeleri için Almanya tarafından, Osmanlı Devleti’nden heyetler istenmiştir. Böylece Almanya bu davranışlarıyla Osmanlı Devleti’nin yanında olduğunu göstermiştir. Osmanlı Devleti adına Teşkilat-ı Mahsusa’nın Berlin’e gönderdiği heyetlerin birinde de şairimiz Mehmet Akif Ersoy bulunmaktadır. Berlin’e yaptığı bu seyahat Mehmet Akif’e, Batı’yı birinci elden gözlemleme fırsatı sunmuştur. Mehmet Akif yaptığı bu gözlemlerle tanımış olduğu Batı ile Doğu’yu karşılaştırmış; Batı’nın hangi konularda Doğu’dan ileri olduğunu görmüş, Doğu olarak Batı’nın nelerini almamız ve nelerini almamamız gerektiğini öğrenmiştir. Mehmet Akif; Batı’nın ilminden başlayıp da insanların entelektüel bir kişiliğe ve azimli bir ruha sahip olmalarına, otellerine, caddelerine ve hatta kahvehanelerine varana kadar Batı’ya hayran kalmıştır. Mehmet Akif’in bu hayranlığını şu dizeleriyle anlayabiliyoruz:
Nüfusunuz iki kat arttı, ilminiz on kat;
Uçurdunuz yürüyen fenne taktınız da kanat.
Zemîni satvetiniz tuttu, cevvi san’atiniz;
Yarın müsahharanızdır, bugün değilse, deniz.
Terakkiyâtınız artık yetişti bir yere ki:
Ma’ârif oldu umûmun gıdâ-yı müştereki.
Havassınız yazıyorken avâmınız okudu,
Yazanların da okumaktı, çünkü, maksûdu.
Mehmet Akif, Batı’nın bu denli gelişmesini hepsinin gayesinin bir olmasına, beyinle kalbi birlikte yürütebilme kabiliyetlerinin olmasına ve insanlarının dışarıdan gelecek fikirlere açık, çok yönlü bir kişiliğe sahip olmalarına bağlar. Mehmet Akif bu düşüncelerini bizlere şu dizeleri ile aktarmıştır:
Beyinle kalbi hem-âheng edip de işleteli,
Atıldı vahdet-i milliyye sakfının temeli.
O vahdet işte bütün iştihâmınızdaki sır,
Cihâna ra’şe veren sen onun sadâlarıdır.
Düşüncelerdeki mebde' bir olmasın varsın...
Değil mi gâyesi bir hepsinin, ne korkarsın?
Mehmet Akif, Batı’nın bu kafa yapısının bizlerde olmadığını söyler ve ülkece perişan bir halde bulunmamızı buna yorar. Mehmet Akif belki insanlar okur da bir ders çıkarır umuduyla bu düşüncelerini şiirlerine de yansıtmıştır:
Bizim düşünceler ammâ sizinkinin aksi!
Demin berâber iken şimdi ayrılır hepsi!
Bizim de işte budur inhilâlimizdeki sır.
O rabıtâyla giderken sizin teâliniz;
Bu tefrikayla perîşân bizim ahâlîmiz.
Devamı yakında yayında…
Enes Şahin

